Callus Nedir Anatomi? Toplumsal Cinsiyet, Çeşitlilik ve Sosyal Adalet Perspektifinden Bir Bakış
Callus, ya da halk arasında bilinen adıyla nasır, vücudun yoğun baskı ya da sürtünme sonucunda oluşturduğu sertleşmiş deri tabakasına verilen isimdir. Birçok insan bu durumu yalnızca fiziksel bir rahatsızlık ya da basit bir cilt değişikliği olarak düşünür. Ancak bu kavram, aslında toplumsal cinsiyet, çeşitlilik ve sosyal adalet gibi geniş bir çerçevede de ele alınabilir. Sokakta, işyerinde veya toplu taşımada gördüğümüz, yaşadığımız küçük sahneler, callus’un toplumsal düzeyde nasıl farklı anlamlar taşıyabileceğini gözler önüne seriyor.
Callus: Fiziksel Bir Savunma Mekanizması
Anatomi açısından callus, derinin bir tür savunma mekanizmasıdır. Vücutta sürekli baskı, sürtünme veya travma altında kalan bölgelerde, deri kendini korumak için kalınlaşır. Örneğin, sporcuların ellerinde veya ayaklarında sıkça rastlanan bu durum, aslında vücudun bir tür savunma tepkisidir. Ancak bu fizyolojik olay, sadece cildin fiziksel yapısına dair bir şey değildir. Aynı zamanda toplumsal yapıları, cinsiyet rollerini, çeşitliliği ve sosyal adalet gibi kavramları anlamamız için bir metafor olabilir.
İçimdeki sosyal gözlemci hemen devreye giriyor: “Bunun sadece bir fiziksel tepki olmadığını söyleyebilir miyiz?” Evet, aslında bir kişinin sosyal ve kültürel bağlamda yaşadığı zorluklar da, tıpkı bir callus gibi, zamanla sertleşmesine, dayanıklı olmasına neden olabilir. Fakat bunun da bir bedeli vardır: Her geçen gün biraz daha fazla baskıya ve sürtünmeye maruz kalan birey, uzun vadede kendini duygusal olarak “nasırlı” hissedebilir.
Toplumsal Cinsiyet ve Callus: Kadınların Dayanıklılığı
Toplumsal cinsiyetle ilgili gözlemlerim, callus’un çok daha derin ve anlam yüklü bir simge haline geldiğini gösteriyor. Kadınların, özellikle işyerlerinde ve toplumda yaşadığı baskılar, onları hem fiziksel hem de psikolojik anlamda “nasırlaştırıyor.” Bir kadının, kariyerinde başarılı olabilmesi için gösterdiği çaba, genellikle fazladan bir baskıya ve mücadeleye dayanır. Kadınların iş yerlerinde karşılaştığı toplumsal cinsiyet ayrımcılığı, mikro saldırılar ve görünür ya da görünmez engeller, onlar için bir tür callus oluşturur. Zamanla, kendilerini daha güçlü ve dayanıklı hissetseler de, bu dayanıklılığın bir bedeli vardır: ruhsal yorgunluk ve tükenmişlik.
Örneğin, sık sık karşılaştığımız bir sahne şöyle: Bir kadın yöneticinin, bir toplantıda kendisini ifade etmekte zorlandığını gözlüyorum. Herkesin sesini duyurduğu, görüşlerinin dikkate alındığı bir ortamda, kadın birkaç kez söz almak istiyor, ama sürekli kesiliyor. Sonunda, sesini yükseltmek zorunda kalıyor, fakat hala insanlar onun görüşlerine tam olarak değer vermiyor. Her geçen gün bu tür deneyimler, kadının iş hayatında oluşturduğu “nasır” gibi bir savunma mekanizması yaratıyor. Kadın, kendi duygusal ve fiziksel sağlığını korumak için zamanla duygusal olarak daha dayanıklı hale geliyor, ama aynı zamanda bu “callus”, onu gerçekten duygusal anlamda uzaklaştırıyor.
Çeşitlilik ve Callus: Marjinalleşen Grupların Deneyimleri
Çeşitlilik ve toplumsal adalet konuları da callus’un daha derin boyutlarını anlamamıza yardımcı olabilir. Marjinalleşmiş gruplar—mesela etnik azınlıklar, LGBTQ+ bireyleri veya engelli kişiler—günlük yaşamlarında sürekli bir baskıya ve dışlanmaya maruz kalabilir. Bu gruplar için callus, fiziksel bir dayanıklılığın ötesine geçer ve bir tür duygusal veya toplumsal savunma haline gelir.
Sokakta gördüğüm bir sahne aklıma geliyor: Bir gün, İstanbul’un yoğun bir caddesinde yürürken, bir kadın ve bir erkek LGBTİ+ bayrağı taşıyan bir grup, birkaç kişinin alaycı bakışlarıyla karşılaştı. O an, dışarıdan bakıldığında, sadece birkaç saniyelik bir olayı görmüş gibi hissedebilirsiniz. Ancak bu gruplar için, her bakış, her alaycı söz, her dışlanma aslında birer callus’a dönüşür. Her seferinde daha sertleşirler, daha dayanıklı hale gelirler, ancak bu sertleşme, duygusal anlamda daha fazla yalnızlık ve kırılganlık anlamına gelir.
İçimdeki insan tarafı burada şöyle düşünüyor: “Toplumsal baskılara maruz kalan bireyler, sonunda kendilerini savunmak için sertleşiyorlar, ama bu sertleşme, ne yazık ki insanlıklarından bir parça kaybetmelerine yol açıyor. Ve bu kayıp, bir insanın en derin duygusal yarasına dönüşüyor.”
Sosyal Adalet ve Callus: Zorluklar ve Dönüşüm
Sonuçta, callus sadece fiziksel değil, aynı zamanda toplumsal ve psikolojik bir süreçtir. İnsanlar toplumsal baskılara ve eşitsizliklere karşı bir savunma mekanizması geliştirdiklerinde, zamanla bu baskılar onları duygusal olarak nasırlı hale getirebilir. Toplumsal cinsiyet, çeşitlilik ve sosyal adalet gibi konulara dair farkındalık arttıkça, bu “callus”lar da dönüştürülebilir. Çünkü insanlık, yalnızca dayanıklılıkla değil, empati, anlayış ve eşitlik mücadelesiyle de iyileşebilir.
Duygusal callus’umuzu yumuşatmak ve daha sağlıklı bir toplum inşa etmek için, birbirimizi anlamaya, farklılıkları kabul etmeye ve eşitliği savunmaya daha fazla ihtiyacımız var. Unutmayalım ki, nasırlaşmış bir cilt her zaman sağlıklı değildir; bazen onun altındaki yaralar tedavi gerektirir.