Kayseri’de Bir Kış Akşamı ve Işığın Peşine Düşen Bir Hikâye
Kayseri’de kış geceleri biraz sert olur. Rüzgâr, apartmanların arasından geçerken sanki eski bir şarkıyı ıslıkla çalıyormuş gibi ses çıkarır. O akşam da öyle bir geceydi. Gün boyunca içimde biriken yorgunluk, sanki omuzlarıma taş gibi oturmuştu. Üniversiteden çıktığımda hava çoktan kararmıştı ve sokak lambalarının altında yürürken kendi gölgeme bile yetişemiyordum.
O gün defterime sadece tek bir cümle yazmıştım:
“Bazı şeyler neden bu kadar karanlık hissediliyor?”
Sonra bu soru beni hiç beklemediğim bir yere götürdü.
Işığın Peşine Düşen Bir Merak
Ertesi gün laboratuvara girdiğimde içimde garip bir huzursuzluk vardı. Masanın üzerinde ölçüm cihazları, kablolar, lambalar… Her şey yerli yerindeydi ama ben sanki hiçbir şeye ait değilmişim gibi hissediyordum.
Asistan hocamız cihazları kontrol ederken bana döndü ve sordu:
“Bugün ışık ölçümlerine bakacaktık, değil mi?”
Başımı salladım ama aklım başka bir yerdeydi. Çünkü ben o sabah sadece teknik bir şey öğrenmeye gelmemiştim. Ben aslında bir cevabın peşindeydim. İçimde günlerdir büyüyen bir sorunun.
Ve o soru zihnimde tekrar belirdi:
“Işık akısını ne ölçer?”
Bir Soru, Bir Boşluk ve İçimdeki Kırılma
O kelimeyi ilk kez ders kitabında görmüştüm: ışık akısı. Lümen, fotometre, entegre küre… Hepsi birbiriyle bağlantılı ama bana o an uzak, soğuk ve duygusuz gelmişti.
Ama asıl mesele teknik değildi.
Ben o gün aslında şunu hissediyordum:
Hayatımda bazı şeyler ölçülemiyordu.
Ne kadar yorulduğumu, ne kadar umut ettiğimi ya da ne kadar kırıldığımı hiçbir cihaz gösteremiyordu.
Tam o sırada hocamız laboratuvardaki büyük metal küreyi işaret etti.
“İşte,” dedi, “ışık akısını ölçen sistem burada.”
O an içimde bir şey kıpırdadı.
Entegre Küre: Sadece Bir Cihaz Değil, Bir Sessizlik
Ona yaklaştığımda gördüğüm şey sıradan bir metal kutu değildi. İçinde beyaz, pürüzsüz bir yüzey vardı. Işığın her yöne dağıldığı, sonra tekrar ölçüme dönüştüğü bir sistem.
Hocam açıkladı:
“Buna entegre küre diyoruz. Işık kaynağını içine koyuyoruz. Işık her yöne saçılıyor ve içeride toplanarak ölçülüyor.”
Ama ben o açıklamayı dinlerken farklı bir şey düşündüm.
Bu küre bana insan zihnini hatırlattı.
Duyguların çarpıp geri döndüğü, bazen büyüdüğü, bazen kaybolduğu bir yer gibi.
Ve o an ilk kez şunu gerçekten hissettim:
Işık akısını ne ölçer? sorusunun cevabı sadece bir cihaz değilmiş; bir sistemmiş, bir düzenmiş.
Ama hayatımda eksik olan şey tam da bu düzenin kendisiydi.
Laboratuvardaki O Gün ve İçimdeki Çatlak
Deney başladığında ışık kaynağını kürenin içine yerleştirdik. Kapak kapandı ve içeride görünmeyen bir ışık dansı başladı.
Ben dışarıdan sadece kabloları ve ekranı görüyordum.
Ekranda rakamlar belirdi: lümen değerleri.
Ama benim aklım başka yerdeydi.
O an aklıma annemin sabah söylediği şey geldi:
“Son zamanlarda biraz dalgınsın.”
Haklıydı.
Çünkü ben dalgın değildim. Ben dağınıktım.
İçimdeki her şey farklı yönlere saçılmıştı. Tıpkı küre içindeki ışık gibi. Ama benim içimdeki ışık ölçülmüyordu.
Bir Kıyaslama Yapmadan Edemedim
Laboratuvarda ölçülen ışık düzenliydi. Kontrollüydü. Tahmin edilebilirdi.
Ama insanın içi öyle değildi.
Bir anda şunu düşündüm:
Eğer duygular ölçülebilseydi, acaba benim “ışık akım” ne kadar çıkardı?
Gülümsedim kendi kendime. Bu düşünce biraz saçmaydı belki ama gerçekti.
Çünkü ben o gün gerçekten kırgındım.
Işığın Ölçülmesi ve İnsanlığın Ölçülememesi
Deney devam ederken hocamız tekrar konuştu:
“Bu cihaz ışığın toplam miktarını ölçer. Yani ışık akısını.”
Ama ben artık sadece fiziksel bir kavram duymuyordum.
Ben “toplam” kelimesine takılmıştım.
Toplam ne demekti?
Bir insanın içindeki her şey toplanabilir miydi?
Sevinç, kırgınlık, umut, hayal kırıklığı…
Toplanıp bir değere indirgenebilir miydi?
İşte o an içimde hafif bir sıkışma hissettim. Çünkü cevap belliydi: hayır.
Ama yine de merakım bitmemişti.
Gece Defteri ve Kayseri’nin Sessizliği
O gece eve döndüğümde pencereyi açtım. Kayseri’nin soğuk havası yüzüme çarptı. Şehir sessizdi ama benim içim gürültülüydü.
Defterimi açtım ve yazmaya başladım:
“Bugün ışık akısını ne ölçer diye sordum. Bir cihaz dediler. Entegre küre dediler. Ama içimde başka bir şey ölçülmek istedi.”
Yazarken elim titriyordu.
Çünkü fark ettim ki ben aslında ışığı değil, kendimi anlamaya çalışıyordum.
Bir Cihazdan Fazlası: Öğrenmenin Acı Tarafı
Ertesi gün laboratuvara tekrar gittim. Bu kez daha dikkatliydim.
Entegre küreye baktım. Sessizdi. Ama içinde sürekli bir hareket vardı.
Hocam yanımda durdu:
“Bu sistem olmasa ışığın toplamını doğru ölçemeyiz.”
Ona baktım ve istemsizce sordum:
“Peki insanın içindeki ışığı ne ölçüyor?”
Bir an durdu. Gülümsedi.
“Onu ölçen bir cihaz henüz yapılmadı.”
İşte o cümle beni garip bir şekilde hem rahatlattı hem de üzdü.
Çünkü ölçülememek bazen özgürlük demekti.
Ama bazen de yalnızlık.
İçimdeki Duygu Dalgalanması
O an hissettiğim şeyleri saklamadım.
Hayal kırıklığı: Çünkü bir cevap arıyordum ama net bir karşılık yoktu
Merak: Çünkü bu bilinmezlik beni çekiyordu
Umut: Belki de ölçülemeyen şeyler daha gerçekti
Bu üç duygu aynı anda içimde dolaşıyordu. Tıpkı küre içinde yansıyan ışık gibi.
Işığın Asıl Anlamı
Günler geçtikçe şunu fark ettim: Işık akısını ne ölçer sorusu sadece teknik bir soru değildi.
Bu soru aslında bana şunu öğretiyordu:
Bazı şeyler kontrol edilmek için değil, anlaşılmak için vardır.
Entegre küre ışığı ölçüyordu ama benim içimdeki karanlığı ölçemiyordu.
Belki de bu yüzden insan olmak biraz böyle bir şeydi. Ölçülemeyen bir yoğunlukta yaşamak.
Bir Akşamüstü Sonrası Farkındalık
Bir gün kampüs çıkışında güneş batarken durdum. Gökyüzü turuncuya dönmüştü. İnsanlar aceleyle evlerine gidiyordu.
Ben ise sadece durdum.
O an içimde garip bir sakinlik vardı.
Sanki uzun zamandır aradığım cevap yavaş yavaş yerine oturuyordu.
Işık akısını ölçen cihazlar vardı evet.
Ama insanın içini ölçen bir şey yoktu.
Ve belki de olmamalıydı.
Son Günlük Sayfası
O gece defterime son bir şey yazdım:
“Bugün öğrendim ki bazı soruların cevabı cihazlarda değil, insanın içinde saklı. Işık akısını ne ölçer diye başladığım yolculuk, beni kendime götürdü. Ve bu yolculuk düşündüğümden daha gerçekmiş.”
Kalemi bıraktığımda içimde hafif bir boşluk değil, hafif bir kabul vardı.
Çünkü artık şunu biliyordum:
Işık ölçülebilir. Ama insanın içi sadece hissedilir.